Barış Akbalı – Zemin Kat

Ağzında bulunan son harflerini döktün dilinden.. şimdi gidebilirsin, bir cümlelik yanımdaydın zaten. Camıma vuruyor satırlar dolusu düşlerim, cümlen çatık kaşlarıma işleniyor, canım acıyor…

Yaşadıkça sıkıntılı nidaların eline düşüyor günler. Gitmeyi göze alana kal diyemem ki. Kal desem kalan sen olmazsın. Sen gitmeyi göze almışsın. Zoraki kalmalar gitmekten kötüdür. Bir git dememe bakıyorsa gözlerin, gidebilirsin… Elbet bir sabır dikilir alınyazıma. Kaf dağından ödünç aldığım gülmelerimi oturturum yanaklarıma. Sana söylenecek tüm sözlerimin cellâdı olurum. Öldürürüm kelimelerimi. Gidebilirsin. Kasvete bulanmış bir hava çökse de yarınlarıma ben dünlerime sarılırım. Oysa kahrı paralamıştık birliğimizde. Şimdi gitmeler sıkıştıysa düşlerine, gidebilirsin; ama ben gitmene hiç alışkın değilim. Provasız bir gidiş olacak seninki, amatör terk ediş… Yine de azığında bulunan son harflerini döktün dilinden. Şimdi gidebilirsin, bir cümlelik yanımdaydın zaten.


Vakit gidişinin arifesi… Gözlerimi teslim edeceğim karanlığa sonra tekrar aydınlığın ellerine kavuşunca sen gitmiş olacaksın. Yüreğimin bir yanını tutmayı bırakacaksın. Yerlere düşecek, ortalıkta ne kadar kırık hikâye varsa hepsinden payına düşeni alacak. Elime yüzüme bulaştırmadan ben tutacağım diğer yanımı da.

Zaman bir meltem hızında üst üste devriliyor Ve gidiyorsun… Gidişinle hayat istasyonumdan mutluluğa giden trenler arasındaki yerim siliniyor. Dev günler altında bir karınca gibi yok oluyorsun. Geçirilmemiş bir cinnet beynimin duvarlarına yerleşiyor ansızın. Artık yoksun…

Simsiyah hüzünler doğuyor gönlümün sıra dağlarına. Bir tutam sabır birkaç damla gözyaşı ile yoğruluyor günler. Yıldırımlar gibi sağa sola çarpıyor enkazım. Oysa dağları çınlatmışlığımız vardı. Adımız tebessümler eline düşerdi. Şimdi ise, adım hüznün ta kendisi.

Gideceğine hiç ihtimal vermezdim önceden. O yollarda payımıza düşen bir yolculuk yoktu sanki. Yalanmış ihtimalsizliğim. Gittiğin zaman diliminden, acılarımı en nadide çiçek gibi toplayan yine benim. Düşlerimden vurgun yedim. Şimdi ne İstanbul’u konuşturacak kadar güçlüyüm ne de içimdeki yarayı susturabilecek kadar deli. Gözyaşlarımı ceplerimden çıkarıp gözlerime astıysam kime ne ki? Ben ki; yitirdiğimi bulmak için yumdum gözlerimi. Senden önce çakıldım yüreğim yere. Ters noktasından hayata sobe… İyi de ben seni yakalamak için oynadım bu saklambacı. Karşıma yakalanmış bir durumda çıkan hayat niye? Yitirdiğim bu saklambacın neresinde?

Yine unutkanlığın kuytu ellerine kaptırdım kendimi. Öyle ya sen gitmiştin. Çünkü azığında bulunan son harflerini dökmüştün dilinden. Gitmeliydin, bir cümlelik yanımdaydın zaten.

Kendime sağır bir ben oluyorum. Ve baştan ayağa bir ‘sen’im artık biliyorum. Lisanım tozlu raflarda dolanıp duruyor. Dilim küflü satırlara vuruyor kendini. Ayağıma prangalanmış paramparça olmuş bir kalbi taşıyorum. Hadi susturun içimdeki aşk erini. Hadi yollarıma düşmüş yarım yamalak kelimelerimi mayın yapın bana. Kalemimi sürmeyeyim onlara. Sürmeyeyim ki içim daha fazla yanmasın. Sürmeyeyim ki köşe başlarında düşürdüğüm tebessümler bir gün tükenmeyen bir mutluluk olarak karşıma çıksın. Hadi susturun içimdeki aşk erini.

Zihnimi ücra yerlerde kalmış kitap aralarında bırakalı çok oldu. Şimdi kaçıncı sayfayı temsil eder bugün? Gitmeyi isteyişin, gidebilirisin diyişim ve gidişin, giriş ve gelişmeden yoksun bir kitabın sonucu muydu? Peki, bu bir sonuçsa zihnimi neden çıkaramadım kitap aralarından. Yine, yanlışa sürükleniyor bu işlem. Yok mu yanlış giden hayatının sağlamasını yapacak bir ben?

Hecelerimde saklı birisin artık. Harfsiz bir isim. En bildiğim yanımın en meçhul ünlemi, gitmeliydin. Nefeslerimin yarım ve hayatın unu fak olduğu bir anda hiç gelmediğini öğrendim.

Ve siyah-beyaz hüsran doldu avuçlarıma. Gidişinin şarkısı çalınmaz artık gözyaşına teslim edilmiş yanlarımda. Gelmeyişinin ağıtları yakılır mısralarımda. Peki, bu gelmeyiş neden gelmişlikleri barındırdı yüreğimde. Yoksa gelmemiştin de benden mi gizlemiştin? Ya da geldin sandığımda sen çoktan gitmiş miydin?

Duygularım üçken bir bilmecede şimdi. Ne yana gitsem biraz daha kör, biraz daha dilsiz oluyorum yarınlarıma. Ne yana gitsem sağırlığımı unutup konuşturuyorum tüm cümlelerimi yüzüme vurulmuşçasına. Ardıma düşen elleri bağlı bir yaşama kurban gidiyor nefeslerim. Ölümü içine alan sokaklara düşer mumla çizdiğim mutluluklar. Bir kibritle son bulur sonra. Gün gözlerine kavuşmuşken kentin geceye dönüktür benliğim. Gidenlerin diyarından bir kalış dilenirim.

Gitmeliydin… Gittin… Gidişin acı bir nota kaldı günlüğümde. Yumdum gözlerimi hüsrana. Kalktım, yine karşımdaydı acı. Senden kalan boğazımdaki düğümlere bir yenisini ekledim. Acı çeken beni ve giden seni çizdim düşler kâğıdıma. Kalem yerine yaramdan damlayan siyah bir hüzün kullandım. Tüm tuzları acımı silmek için silgi sandım. Düşler kâğıdımdaki sen resmini, acım yok olsun diye silmeye çalıştım. Yapamadım…

Dilim yine küflü satırlara vuruyor kendini. Kalemim susuşuna susayıp musalla taşına yürüyor.

Provasız gidişin kelepçeliyor sanrılarımı. Ne kadar çoğalsa da sözlerim, azığından dökülen son harflerin çöl gecelerimi isyana sürüklese de, gitmeliydin. Belki de hiç gelmemiştin…

Barış Akbalı

Benzer Yazılar
Cevap Bırakın