Kahraman Tazeoğlu – Simsiyah Deniz Mavisi

Replikleri unutulup, yarıda bırakılmış, vakur bir tiyatrodur hayatım…
Söylenecekler söylenmeden kapanır perde veya söylenen sözlerin alıcıları terkeder salonu zamansız…

Zamansız değildir oysa ayarlanan yalnızca pişmanlıklarımız
pişman olduğumuzu anlamakla başlar.

Ve susar “neyzen” “ney” kalır, yaşanan, yani artakalan…
Bir feryat geliyor debisi yüksek kulaklarıma; süsle beni ey aşk!

“Geçtiğin yerleri öpüyorum.”
Sanki biliyor muyum ne zaman kesilir ayaklarım topraktan.
Hangi rüzgara bırakmalı şimdi fikir uçurtmasını?
Sorular sorduğum yeter.
Kendime kelimelerden gayri bir saltanat çizemiyorum; ateşten bir saltanat.
Hangi dağlara ekmeli şimdi gönül sarayını?
Yarım yamalak sahifeler halinde tozlu bir sahnenin ortasına damıtılmışım.
“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında” diyen şair de alınmasın ama ışığı gören için karanlık kabil.
İçim ışık, aynalar kırık.
Hiçbir kez göremedim başımı omzumun üstünde.
Suretim darmadağın.
Bütünümden kopmuş her parçam, bir bütünüm şimdi puslu kaldımlarda;
“bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta”.
Sözlerime çakıyorum ateşini cehennemimin.
Kalemimden akan her harf bir ağıt olur anne dudaklarında.
Cümlelerim müebbet bir çığlık; Ademoğularının döküldüğü deltalarda.
Mürekkebime kan bulaştı. Bak ben ağlıyorum.
Ekşi soluğumu duyabilir misin kıyılarında?
Koşuşturan bir kahkaha olmalı ömür koridorlarımda.
Neye yormalıyım şimdi gördüğüm rüyayı?
Başladığım yer ile tükendiğim yer aynı.
Gurbet yaşanmadı o zaman vuslat yalan!
Koltukaltımdan çalınan kalmışsa eğer zamandır.
Tüm sır perdenin gerisinde, bedenimin sırlı berisinde.
Kendimi görmeye çelıştığımdan belki de zifirilik bulaşmış gözlerime, sözlerime, tenime…
Şimdi sen söyle, nasıl aşarım pişmanlıklarımı?
Yeniden bir Nil olup taşar mıyım çöllerde?
Tahammül et diyorlar.
Ne bitmez tahammülmüş, hangi bir zamana kadar?
Uzaklaş artık benim en uzak yerlerimden.
Ellerin bir kumsal, tenime karşı nisyan.
Tırnakların mı kırıldı, ben düşer gibiyim.
Sürgünü mü benden çıkar.
Beni tahta dekorların ciğerine çek! Kurtar…
Beni ikinin ikisine, kum taneleri ve köpük iklimine çek sonra, tut nefesimi beni kurtar.
Kayıp ve unutulmuş bir şarkı mıdır kaldırımlara bıraktığın suskun söz.
Sevdiğim, dualarımda büyüttüğüm; artık alıp götürsün bizi bir yağmur duasında saklanan umudumuz.
Bir güvercin olmayı ne çok isterdim.
Umutlarımı yaktınız!
Hayatı kucaklayan ellerim vardı; kırdınız!
Sokaklar da yetmiyor vicdanı küreltmeye.
Karanfilim buruşuk kağıtlarda üşürken ve günahın örtüsü iplik iplik sökülürken;
“nasıl” diye sorma bana!
Bir kalem nasıl ağlarsa öyle…

Gün gelir adın unutulur, elin tutulur, dilin tutulur, dağılır taneleri nefes tesbihinin.
“Sen ihanetin resmisin, hevesti geçti” deme!
Bak bir iç daha çekiyor kalem.
Satırlar, sayfalar eğiyor başlarını.
Süküt ve sitem inceden inceye yakıyorken sineni, “nasıl” diye sorma bana!
Bir bebek anne kucağında nasıl ölürse öyle…

Bir anlatabilsem nasıl utandığımı.
Satırlara bulaşmış kara lekelerdende mi anlamadın?
Ah bir anlasan. Bir doğrulabilsem belimin kırıldığı yerden, senden…
Ve dalsam gözbebeklerine, duysan, ben söylemeden anlasan.
Söyle bana ben layık mıyım bu kadar zulme?
Çirkinliğimi vurma yüzüme…
Bakma bana öyle…
Bakma yazışıma, ellerim özgür değil.
Kalbimin ritmine bir yığın utanç, yaşanmamış bir aşk, üç-beş hatır kahvesi,
üç-beş ikindi esriklği, biraz da öfke arıyorum kelimelerde.
Ama yine de isyan etmiyorum.
Kader bu, ilahi emir…
Nesini yontsam kelimelerin bilmiyorum.
Acıtmadan, kanatmadan nesini yontsam?
Hadi sen söyle; buradan oraya kaç çeker ayrılık,
hangi birimle ölçersin uzaklığımı sana?
Oysa sen iliklerimdesin. Bilmiyor musun?
Kanımın akışı seninle ritim tutar.
Senimi benden çalıp, ritmime dur deme!
Bu kentte satılığa çıkar aşklar, geceler.
Ben bir tek geceye yanarım, kaybettğim gökyüzünü bulmak için.
Pusludur geceleri buraların, pusludur kaldırımları.
Ararım gökyüzünde yıldızımı, göremem ve satarım aşkımı üç-beş kuruşa da alan bulunmaz.
Havası da içerler adamı bu kentin, keser soluğunu.
Nemrut ateşiyle içimde binlerce İbrahim yanar sabaha kadar, bağırırım duymazsın.
Oysa ne serindir oraları.
Yoksa o ılık meltemin ilhamı sen misin, boğan ben miyim buraları,
bu kasvet dolu hava bende midir?
Ben hep dolunaylı gecelerde kaybettim yolumu.
Hiçbir şey aydınlatmadı yolumu.
Ben yarım akılla yolumu kaybetmiş, üşürken kaldırımlarda “nasıl” diye sorma bana!
Bir gece gökyüzünü nasıl kaybederse öyle…
Ama şimdi biraz sus!
Sus da sessizliğin nota nota düşsün tenhalarıma ve ben son durağı olayım o kırık notanın.
Ve susalım bir nakarat, bir şarkı boyu.
Sonra susayalım, susadığımz aşka!
Ya bu vefasız nakarata dur de, ya da koy beni gözbebeklerine.
Bak artık tutunamıyorum…
Ahh bu kırık nota, yarım kalmış bu nakarat beynimden çok davullu senfoniler kustururken “nasıl” diye sorma bana!
Bir sol anahtarına takılıp nasıl hayatı kayarsa bir insanın öyle…
“Sol anahtarınla kilitleme gözlerini, kör oluyorum…”

Ben miyim sanıyorsun İzmir’in asi çocuğu?
Sabote eden ben miyim aşkları?
Anlamalısın, anlamalısın sevdiğim ve hemen bir ispinoz uçurmalısın maviliğe doğru usulca.
Dayanılmaz bir tanıklığı vardır ellerin, ah Mona Liza’nın kıskandığı ellerin…
Ahh dertlerime şifa dolu ellerin.
Sihrine bir kez varmak için aşka özgü ağrılar çektiğim.
Ama ben bu ağrılardan zevk alıyorum.
Ellerin, gözlerin, bakışların geçmişime gömmeyeceğim.
Seni yaşamadan ölmeyeceğim.
Tut ellerimi bak gözlerime de başlasın son ayinimiz.
Dedim ya, ben hiçbir yere sığamıyorum bu gece,
koy beni gözbebeklerine ve çek beni tek nefeste ciğerlerine.
Taşımak istiyorlar beni hayallerine ama Zümrüd-ü Anka bile, Simurg bile çaresiz.
Küllerinde o kokuyla Kaknusu bile dirilirken neden can çekiştiriyorsun bu aşka?
Ah Zümrüd-ü Anka yetiş imdada.
Anka götürün beni o hayale, içeyim cemşid şarabını O’nun ellerinden ve kapatıyım gözlerimi O hayalin kollarında.
İpek bir mendile sarılı kırmızı güller gönderiyorum sana.
Bu sevda ılgıt ılgıt büyürken bedenimde, mor kokulu hüzünler kalıyor bana umutlarım kanıyor ben kanıyorum…
Meğer bir yanılgının zinciriymiş umudum.
Kızıl ateşimle kavrulur tenim.
Uzandığım her hayal tutuşturur ömrümü.
Her yangınla yeni bir ateş düşer cana.
“Gülü sevenin yarası yoktur” derler.
O zaman kimin, bu kurşundan beter yara?
Eşiğine koy kalbimin külünü ve giydir bana gencecikken kefeni.
Süsle beni, duy kokumu, gir gönül sarayıma,
kalbindeki en yiğit şehzadeye ver beni.
Mutluluk her hücrende alevlenir birazdan.
Çünkü içimde “hü”çekiyor Mevlana…
İnci dökmesin gözlerin asil kirpiklerinden!
Gözlerimin ihtişamı da sendendir biliyorum.
Gözlerim susadı sana.
Gözlerimden kaldır bu siyahi perdeyi de bulayım seni.
Daha okşamadım saçlarını.
Ya öldür yarasalar okşasın cesedimi ya da terkedip gitme beni bu isyana!
Dinle ki en ölümcül şarkımı söylüyorum, kusuyorum kırık notalarını ömrümün.
Ama sen yine de dokunma bana, pıhtılaşmış kan gibiyim.
Kainat oluk oluk akarken, mavi bir tek damla olamadım sana!

İşte der sözün kemale erdiği vadi. Tam şurada trajik, bozuk sone…
Ama gözlerim kapanmayacak artık.
Düş yorgunu değilim, avuçlarımda doğacak tüm yıldızlar.
Çığlığı olmayanın uykusuna yas düşmez.
Düşlerim ağlamasın, bebekler ağlamasın.
Bu dehlize yaktığım mum bana esaret değil, yüzüme kapattığın kapılar sana cesaret değil.
Bir günahın içinden sevdaya kor düştüm sevdiğim, kendime garipler diyarından bir soluk arıyorum.
Bana dua getirin gönül bahçelerinden.
Hiçbir şey istemiyorum; haykıran bir kalp yeter.

Ey sırları sırlarımı kuşatan, beni yetim koyup ayazında üşüten;
söyle bana seni nerede aramalıyım?

Soluğunun buharına giren kim, kimi üşürsün gölgeler şehrinde?
Yoksa nakkaşları kıskandıran İstanbul’da mısın?
Ben bir Çamlıca sabahına uyudum her gece.
Hüznümü dindirmeye Haliç az gelir.
Nasıl bir afet ki bu, feryadım bile kanlı.
Karanlğımı dindirmeye güneş az gelir.
Gece, tenha koydu beni dünyaya.
Son bir ümitle yöneldim sana, bitir bu işenceyi de sende artık gül bana…
Ama şimdi biraz dur! Dur ve durdur şu bozuk soneyi. Sonra,
“yaklaştır gülü İzmir’in dudaklarına
gülün dudaklarını İzmir’e”
“zaman rüzgarı,
üstünden geçtiği her şeyi unutturuyorken,
ben seni kendime emrediyorum”
Benim hülyam, kibirli gülüm, dedim ya sana sevdiğim;
ellerin, gözlerin, bakışların bunları geçmişime gömmeyeceğim…

Seni yaşamadan ölmeyeceğim…

Şiir: Barış Akbalı
Yorum: Kahraman Tazeoğlu

Benzer Yazılar
Cevap Bırakın