Şairin zamanı dil

Sanatların sultanı şiir, dili gündelik kullanımının dışında bir alana çekmesiyle, bir üst dil üretme çabasıdır.

Sözcüklerin birer birer ya da kafileler halinde sözlük anlamlarının dışına taşmaları şiirin bel kemiği imajı doğurur. Lâkin sözü gündelik dolayımının dışına zorlamak şair yalnızlığının da başlıca nedenidir.

Dilin zamanesinin önünde giden şair, soylu bir yalnızlığa mahkûmdur bir bakıma. Kendi çalıp kendi söylemek ile karıştırılmaması gereken bu yalnızlıkta o, yıllar sonrasının dilini kullanmakta, ancak böyle dilin doğurabileceği bir algıya hitap etmektedir çünkü. Vaktinden erken gelmiştir. Ama öyle de olmak gerekir. Çünkü hiçbir şair kendi vaktine doğmaz. Doğarsa şair olmaz. Onun miyarı dil ve zamandır. Zamanından evvel doğduğu halde görece kalabalıklara ulaşmak bahtiyarlığına erişen şairin ya etrafındaki kalabalık da zamanın ötesindedir (mutlu beraberlik), ya da onun şiiri değerine rağmen farklı bir özelliğinden dolayı sevilmektedir (popülerleşme, didaktizm, ideoloji vb.).

Şairin sunduğu, yadırganır bir yeniliktir. Fakat sunulan yenilik de neticede şairin karnındaki mana ile okurun algısı arasında bir ilgiye muhtaçtır. O ilginin kurulabilirliği, şairin okunurluğunu sağlar. Fakat meşakkatli bir ilgidir bu ve doğal olarak şiirin az okunur-az satarlığının da yorumudur. Neticede şairin kurduğu üst dil soyutlaştıkça soylulaşır. Kalabalıkların ilgisinden hoşnut kalmak “düz yazanların” ilgi hanesine kaydedilirken şairin yalnızlığı çoğaldıkça çoğalır. Çoğu, başlangıçta kendi ülkelerinde taşlansa da gerçeği bilen ve gören habercilere benzer onlar. Bu yüzden yalnızlık şairlere yaraşır.

Fakat koca bir yalnızlığa mal olsa bile dil, gramer âlimlerinin değil kabiliyetli yazarların, yazarlardan bile çok şairlerin elinde gelişir. Çünkü dil, en fazla da şairin kendini tehlikeye atarak indiği uçurumlardan topladığı tecrübelerle zenginleşir. Dil, genel geçer kuralların, standart kullanımın dışında, en ihtilâlci şahsi tavrını şairin elinde bulur ve o da her şeyden evvel bir cesaret demektir.

Cesaret, çünkü bu tür bir cesaret, dili bir yandan imgeleştirerek zorlarken diğer yandan gramer kurallarını ve alışkanlıkları zorlamayı da beraberinde getirir. Dilin üzerine çıkma hakkını kendinde bulan şair dili evirir çevirir, eksiltir, arttırır, imlâ bozar, gramer yaralar, sözdizimini altüst, kuralları ters yüz eder. Şair orada atını derin suya doğru sürer. Uçurumdan sarkar. Her şeyi ve en fazla dilini riske eder. Başka türlüsü mümkün değil çünkü o, mevcut dille yetinemez.

Şairin zar attığı yerlerdir bunlar. Gönüllü deformasyon. Bilinçli ihlâl hakkı. Bütün kuralları bilenin kural tanımazlığı. Ârifâne bir tecahül. Bilmeden değil ama bilip de küçük görme, öteye geçme. Şiir, bilmektir. Lâkin bütün bilinenleri de bir çırpıda ezip geçmektir. Eğer tutarsa, o zaman şairin ağzına yepyeni bir dil verilir. Sadece kendisi değil kullandığı dil de zenginleşir. Cenab “saat-i semen-fam (yasemin renkli saat)”, “havf-ı siyah (siyah korku)” dediğinde, Haşim bir kamış olmaya kalkışarak göllerin suyuna daldığı demde, yer oynamıştı yerinden. Ama sonra sular sonsuz bir zenginlikte durulmuştu.

Tutucu dil âlimlerini usta şairlerin dilini gözden geçirirken basiretsizliğe düşüren; uzgörüsüz eleştirmeni de şiir gibi bir üst dilde gramer hatalarını tesbit etmeye yeltendirerek şairleri bıyık altından güldüren şey, kara kaplı kitap kuralcılığının putkırıcılıktaki sırrı anlayamamasındandır. Âlim ve eleştirmen haklı bir bakıma. Emniyet hali! Oysa vasata haram olan, usta şaire mubahtır. Kamuya yasak olan, usta şairin hakkıdır. Ayrıcalık.

Fakat bu ayrıcalığın bedeli hayli ağırdır. Öyle riskli bir yerdir ki orada tohum, çatlamazsa çürür. İpin üzerindeki cambaz şayet karşıya geçemezse cesaretinin bedelini ağır bir kazayla öder ki ölümcül. Öyle yerler öyle gözü pek teşebbüsler vardır ki orada dil gelişmezse yozlaşır. Ve söylediği bugün için olmayan şair eğer yarın için de değilse onun için vakit artık hiçbir zamandır.

Kaynak: Zaman / Nazan Bekiroğlu

Benzer Yazılar
Cevap Bırakın